Reklam
Reklam
www.aciksozgazetesi.com-
$ DOLAR → Alış: 7,39 / Satış: 7,42
€ EURO → Alış: 9,00 / Satış: 9,03

Yeni Osmanlının doğum sancısı

Süleyman Karaca
Süleyman Karaca
  • 16.12.2010
  • 755 kez okundu

Bill Clinton, son elli yılın ABD başkanları arasında, belki de en barışçıl tavrıyla öne çıkan bir politikacı. Onun Türkiye hakkındaki değerlendirmelerine damgasını vuran “21. asır, Türk asrı olacaktır” sözü o yıllarda bir çok çevre ve aydın tarafından ya eksik yada çarpık değerlendirdi.. kimi bunun Türkiye üzerinden kurgulanan bazı Amerikan oyunlarının kamuflajı için bir maskeleme söylemi, kimi Ortadoğu’da İran Şahı Rıza Pehlevi’den sonra bir türlü stabilize edilemeyen Amerikan jandarmalığına Türkiye’nin oturtulmasının özet ifadesi olarak baktı ve öyle değerlendirdi. Oysa gerçek çok farklıydı ve Clinton’un think-tankleri bunu görmüştü; artık Türkiye kabına sığmıyordu. İç basınç doğru kanallara yönlendirilebildiği takdirde, o potansiyel güç, 21. yüzyıla damgasını vurabilecek bir güçtü. İşte Clinton’un danışmanları olan think-tank lerin görüp ona dillendirdikleri gerçek buydu.

 

O vizyoner tespitin üzerinden çok geçmedi, Türkiye 3 Kasım 2002 seçimlerinde hem iç hem dış politikada alışılagelmişin dışında bir duruş sergileyeceği, ipotekli politikaları referans almayacağı bir  kırılma noktası yaşadı. Tam da Clinton’un vurguladığı yeni bir anlayışı, halktan aldığı güçle hayata geçirebilecek özgün bir dış politika ve bu dış politikanın içten desteğinin sürdürülebilir olmasını sağlayacak ekonomik gücün harekete geçirilmesi gerekiyordu ve Başbakan Erdoğan tam da bunu yaptı.

 

Önce dış politika danışmanı, sonra Dışişleri Bakanı yaptığı Ahmet Davutoğlu ile bir barış havzasının tüm enstrümanları bir bir hayata geçirilirken bunun için gerekli olan uzun soluklu, enerji yüklü kadrolar eliyle bu barış havzasının temellendirilmesi sağlandı; bu havzanın Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu şeytan üçgeni olmaktan çıkarılması için “merkez” mantalite Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında  yol haritası olarak kurgulanmıştı. Başbakan Erdoğan bu sürece ivme kazandıracak politik hamleleri bir bir gerçekleştirirken, başta ABD “Devlet Sekreteri” konumuyla Dışişleri Bakanlığı diplomatları olmak üzere, dünya düzeninin tüm aktörleri, 21. yüzyıla damgasını vuracak öncülerle yüz yüze olduklarını fark ettiler; Türkiye artık bir “merkez” ülke. Türkiye’nin dış politika hamleleri de artık bir fantastik çaba değil, arkasında 1 trilyonluk bir ekonomi potansiyeli olan, Kuzey-Güney ve Batı cephelerinin enerji arz ve talebini düzenleyen Vanların konuşlandırıldığı bir enerji terminali ve bu coğrafyanın, yetersiz de olsa neredeyse tek istikrarlı demokrasisi.

 

Tüm bu unsurlar birleştirildiğinde, daha düne kadar hayal edilemeyecek şeyler, gündelik hayatın sıradan işleri gibi bir bir hayata geçirilmeye başlandı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliği, Avrupa Parlamenterler Asamblesi Başkanlığı gibi, Pakistan-Afganistan gerginliğinin sona erdirilmesi, Iraktaki paralize edilmiş siyasi istikrazsızlığın Irakiye Cephesi’nde toparlanması, Gürcistan savaşının genişlemesinin önlenmesi, her an patlama hazır Suriye İsrail ilişkilerinin düzenlenmesi, ABD-AB-İsrail kıskacındaki İran’ın dünya ile bağlarını sağlayamaması, Siyasetin ötesindeki bir nitelemeyle “felaketler asrı” denilen bu dönemde, felaketin yaşandığı tüm coğrafyalara Türk bayrağı damgasının vurulması,  Bosna Hersek’te Kosova’da Sırbistan’da Makedonya’da iç içe geçmiş problemler yumağındaki Osmanlı bakiyesi “mental coğrafya” ufkunda düzenleyici rol ve inisiyatifi batının olmayan vicdanına bırakmama, Ortadoğu’nun kanayan yarası Filistin’e el uzatmanın ötesinde bu coğrafyanın kan ve gözyaşından beslenen dokunulamaz katil İsrail’e dokunması gibi sıralanabilecek onlarca örnekten hareketle Türkiye’nin bir “soft- power” olarak 21. Yüzyıl’a damga vurmaya adaylığı artık tartışılma eşiğini aştı.

 

Yaşanan ve çekilen sancı, bu eşiğin arkasındaki alanda neyin nerede ve nasıl konuşlandırılacağı, sürdürülebilir politikaların gerçekçi parametrelerinin zaman ve zemin bağlamındaki farklılarında ortak paydaların homojen yapılanmaya aykırılıklar taşımamasını sağlamak. ABD İmparatorluğunun 100 yılda, AB yapılanmasının 50 yılda çöktüğünü gören Türkiye’nin, varisi olduğu Osmanlı İmperyal anlayışını ikame edebilmek için kendi özünü çağın gereklerine göre revize etmesi, çekilen sancının mutlu doğumla bitmesinin kutlu sonucu olacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ