Reklam
Reklam
www.aciksozgazetesi.com-
$ DOLAR → Alış: 7,55 / Satış: 7,58
€ EURO → Alış: 8,80 / Satış: 8,83

OĞUZ KAĞAN DESTANI 1

Abdülbaki Abayın
Abdülbaki Abayın
  • 09.04.2020
  • 735 kez okundu
  1. OĞUZ DESTANININ ÖZELLİKLERİ

Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu, efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı. Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbette ki Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kavminin atası olan kutsal bir kişinin menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre her şeyi yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik Tanrı idi. Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer gibi, maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın birer parçası idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha birçok gökler vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı. Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, göğün katlarını üst üste koyma yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.
“Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından sonra, hafif dış tesirler girmeye başladı”:

Göktürk çağında, eski Türk dini ile inançları, bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur devleti kurulup da, yeni birçok dinler Türkler arasına girmeye başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri Çin’in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla karşılaşarak, konuşmuşlardı. “Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını doğurmuştur.” Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini, disiplin, otorite ve savaşçılığı, her şeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar, daha geniş ve rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki, bu zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken, Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar, köklerini Suriye’den alıp, İran’da gelişen Mani dinini aldıktan sonra, aya daha çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. “Uygurların, güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi sayılabilirdi”. Bu sebeple, Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler, artık “Göğün oğlu” değil; “Ayın oğulları” oluyorlardı. Oğuz-Kağan da “Ay Tanrı”nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle başlıyordu:

“Aydın oldu gözleri, renklendi ışık doldu,
“Ay-Kağan’ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!”

Eski Türkler de iyi ve güzel olayları, aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz, nasıl yeni bir oğlu olan dostumuza, “Gözlerin aydın olsun” diyor isek, onlar da Oğuz-Kağan’ın doğuşu dolayısı ile, “Ay Kağan’ın gözleri aydın oldu, renklendi”, diyorlardı.
“Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler”:

Fakat Türkler, çoktan Müslüman olmuş ve İslamiyet‘in ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise, İslamiyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbette ki İslamiyet’in birçok inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İslamiyet’ten sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış ve İslamiyete uydurulmuştu. İslamiyet’i kabul eden Türkler bizce Uygurlara nazaran, eski Türk ananesini ve töresini daha çok korumuşlardı. Tabii olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir önem veriyoruz. “Çünkü Oğuzlar, bütün Orta Asya ve Türk aleminin, en soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler”. Şehir hayatına çoktan başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilatı ile disiplini, onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha köklü motifler görüyoruz. İslamiyet’ten sonraki Türk destanlarına göre, “Oğuz-Han’ın babası Kara-Han” idi. Oğuz Han’ın babasının, “Kara-Han” adını alması da boş değildi. Eski Türklerde, “Ak ve kara soylular ile halkı birbirinden ayıran, sembolik renkler” idi. “Ak-Kemik”, Kağanlar ile, onların oğulları idiler. “Kara-Kemik” ise, halk tabakasından başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz gibi, Türk halklarının “ak” ve “kara” şeklinde ayrılmış olmalarına rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler, Oğuz-Han’ın babasına “Kara-Han” diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han’a da engel olmak istemişti. Tabii olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat Türk tarihi ve ananeleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok, ananesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmaya başlarlar iken, hemen şöyle derler:

Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,
Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,
Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,
Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ