Yalnızca takvim yapraklarını eskitmiyor zaman. İnsanın içini de aşındırıyor. Bazı çağlar var ki, dışarıdan bakıldığında ilerleme diye alkışlansa da içeriden bakıldığında bir çözülmedir. Tıpkı sessiz çığlık gibi. Böyle zamanlarda değişir kelimeler. Anlamlar mecrasından kayar. Hükümler bulanıklaşır. Helaket ve felaket asrı dediğimiz vakit, insanın kendine yabancılaştığı yerde başlıyor. Orası çok ince bir çizgi aslında. Çözülmenin arttığı, öz değerlerden uzaklaşıldığı tehlikeli bir yer…
Gökyüzüne bakınca yıldızlar kadar açıktır hakikatler. Tabii ki, başını kaldırıp bakmak isteyene. Herkes konuşuyor, ama kimse duymuyor. Herkes hüküm veriyor, ama kimse hiçbir şeyi vicdanının terazisinde tartmıyor. O terazi bozulduğunda, doğrular eğrilirken, eğriler doğru diye sunuluyor. Böyle bir zamanda kolay olan tercih edilir. Kendinden ve hakikatten kaçak olan insan hep bir açık kapı bulup çatlağın içinden sızmak için bahanelere tutunuyor. Eskiden bir mesele olduğunda insanlar susup bilenler konuşurmuş. Şimdi ise meseleler küçücük, ancak sesler kocaman. Herkes kendine göre bir doğru üretmiş. Oysa doğru, üretilecek bir şey değil aranıp bulunacak bir emanet değil midir? Hal böyle olunca yani emanet duygusu kaybolunca insan hakikati değil, işine geleni savunuyor. İşte bu yüzden bu çağda kararlar, çoğu zaman adaletin, liyakatin, hakkın ve hakikatin değil, arzuların ve menfaatlerin hizmetkârı oluyor.
Sosyal medya mecrası hükümlerin arenası olmuş. Bir cümleyle ahkam kurup, bir paylaşımla hayatlar kesiliyor.Felaket çağının en büyük trajedisi, tevilcilik olmuş. Eskiden yanlış yapan “bu benim yanlışım” diyordu. Artıkinsanlar yanlış yaptıklarını bile bile yanlış yapmıyor. Yanlış deyince “hayır bu benim doğrum, pişman değilim, kime göre yanlış” diyerek hatasına tutunuyor. Orada şahsiyet savaşına giriyor. Doğru sandıkları yanlışların içinde kayboluyorlar. Çünkü ölçü kayboldu. Ölçü olmayınca da doğrunun yönü şaştı. Omuzlarında insanlığın yükünü hissedemeyen biri, nasıl olur da hüküm verebilir?
Bugün insanlar hüküm kurmayı kolay zannediyor. Oysa zor olan, konuşmak değildir. Susulması gereken yeri bilmektir. Çünkü bazen susmak, en doğru davranıştır. Ama bu çağ susmayı bilmez. Bu çağ, boşluklara tahammül edemez. Her şey doldurulmalı, her soru cevaplanmalı, her mesele yorumlanmalı… İşte bu acelecilik, hakikatin en büyük düşmanıdır.
Düşünmenin zahmetine katlanmak istemeyenin helâketi başlar. Çünkü insan düşünmeyi bıraktığında, başkalarının düşüncelerini taşımaya başlar. Kendi aklıyla yürümeyen, başkasının gölgesinde sürüklenir. Bu da onu kolay yönlendirilebilir kılar. İşte felaket asrının en büyük gerçeği budur.
İnsanlar artık kendileri değil, kendilerine sunulanlardan ibarettir…


Yorumlar kapalı.