Reklam
Reklam
www.aciksozgazetesi.com-
$ DOLAR → Alış: 5,75 / Satış: 5,77
€ EURO → Alış: 6,36 / Satış: 6,39

HZ. PEYGAMBER

Muhsin Özdemir
Muhsin Özdemir
  • 10.01.2014
  • 321 kez okundu

Hz. Peygamberimizin
toplum içindeki yaşayış ve davranış biçimlerinden bir kısmına temas ederek,
O’nun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmak amacıyla, Hz.Peygamberimizin bazı
yönlerini dile getirelim. Her şeyden evvel, Hz. Peygamber toplumdan uzak ve
onların üzeride değil bizatihi toplum ile beraber, onların içinde yaşardı. “Sizin hayırlınız toplum ile beraber
yaşayan, onlardan gelecek sıkıntılara katlanan ve sabredendir. Yalnız başına
bir yere çekilerek kendi başına yaşayan değildir.” Mealinde sözler söylüyordu.

            Hz. Peygamber’in,  kendisini içinde yaşadığı toplumdan ayıran
özel bir kıyafeti olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Kıyafetinde
hep temizlik ve sadelik esas olmuştur. “İslam’da ruhbanlık (Din adamları
sınıfı) yoktur.” Diyerek, toplumda bir ayrıcalıklı sınıf oluşmasına izin
vermiyordu.

            Hz. Peygamber her normal insan gibi
yedi, içti, kadınlarla evlendi. Eşleriyle zaman zaman sorunlar yaşadı. Her
normal insan gibi acı ve tatlı günleri oldu. Torunlarını omzunda gezdirdi. Her
gördüğünde sevdi ve sevindirdi.

            Yüce Allah O’nu insanlar için
“Üsve-i Hasene” yani “en güzel örnek” olarak bildiriyordu. Bütün peygamberler
de yaşadıkları çağın en güzel örnek insanlarıdırlar. Ancak, insanlar
peygamberleri örnek insan olarak takip etmeyi istemedikleri için ve bu
yükümlülükten kurtulmak için, Bütün peygamberlere,  genellikle iki yönden itiraz edilmiştir.

            Birincisi: “Allah bir meleği
peygamber gönderseydi ya, bizim gibi beşeri ihtiyaçları olan, sokaklarda
dolaşan bir peygamber olur mu?” Dediler. Kendilerine melek bir peygamber
gönderilmiş olsaydı şöyle diyeceklerdi, “O bir melektir. Biz ise insanız. Bizim
onun gibi davranmamız, onun ahlakı ile ahlaklanmamız mümkün değildir. Onun için
bizler O’nu sevelim sayalım ama O’nun ahlakı bize uymaz.” Bu düşünce insanlık
tarihi kadar eski ve eskimiş bir düşünce olup, Allah’ın Kur’an’ında kınadığı
bir düşüncedir.

            İkincisi: “Peygambere Allah katından
bir hazine verilseydi de, ondan bolca yiyip içseydi. Geçim derdi olmasaydı. Bu
dünyada yokluklar çekmeseydi. Hatta Tanrı’nın bir parçası gibi olup, ol deyince
oldursaydı, öl deyince öldürseydi ya. Bu nasıl peygamberdir ki, bizim gibi
çalışıyor, hastalanıyor, bazen geçim sıkıntısı çekiyor, düşmanları ile
savaşıyor, hatta bu savaşlarda yaralanıyor.” Eğer onları dedikleri gibi bir
peygamber olmuş olsaydı, ozaman da şöyle diyeceklerdi.  “O insan değildir. Beşeri ihtiyaçları yoktur.
Hatta O Tanrıdır. Dolayısıyla bizim O’nu örnek almamız mümkün değildir.

            Hz. Peygamber kendisinden önceki
kutsal kitapları okumamıştı. İçinde yaşadığı toplumda dini ayin ve törenleri
yöneten birisi değildi. Bir okulda okumamış, kimseden ders almamış, Ancak onun
muallimi ve mürebbisi Allah idi.

            Daha otuzlu yaşlarında
“Hilfu’l-Fudul” (Erdemlilerin İttifak yemini) adlı bir teşkilata “adalet”
üzerine yemin ederek girmişti. Teşkilatın kurucuları arasında yer almıştı. Bu
teşkilat Mekke’de haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan garibanları,
kimsesizleri, yoksulları, yolu kesilenleri koruma ve kollama amacıyla
kurulmuştu.

            Mekke ticari hayatın hareketli
olduğu bir kent idi. Bir defasında, Mekke’ye kızı ile birlikte gelen bir
köylünün yolu kesilmiş, satmak için getirdiği malına ve kızına birisi el
koymuştu. Malı ve evladı elinden alınan adam çare arıyordu. Hz Muhammed, Adamın
kızını ve malını, yanına aldığı 10 -12 kişilik bir grup ile geri aldı. Bu
cemiyetin yaptığı bu kabilden pek çok işler vardır.

            Böylesi olaylar gösteriyor ki Hz.
Peygamber, daha ilk gençlik yıllarından itibaren, zulmün karşısında hakkın ve
haklının yanında yer almıştır. Zayıfların güçlüler tarafından sömürülmesine,
zulme uğratılmasına izin vermemiştir.

            40 yaşına yaklaştığı günlerden itibaren
de içten gelen bir yalnızlığa bürünmüştü. Mekke toplumunu sarmış olan zulüm
düzeninden, batıl geleneklerden bunalıyor, kendisini Mekke dışına atıyor ve
inzivaya çekiliyordu. Bazen bir kölenin efendisinden yediği dayağın etkisi ile
inlediğini, bazen bir cariyenin köle pazarında para ile satıldığını, bazen de
bir küçücük kız çocuğunun canlı canlı gömüldüğünü, güçlü olanların her zaman
haklı, güçsüzlerin de her zaman suçlu olduğunu görüyor, daralıyor, bunalıyordu.
İçi dayanmıyordu. Onun için yalnız kalmayı yeğliyordu.

            Hira mağarasından peygamberlik
vazifesi ile Mekke’ye inip kendini peygamber olarak tanıttığında yanında
Allah’tan başka hiç kimse yoktu.

            O,Alah’ın kimseye insanüstü bir güç
ve yetki vermediğini, hiç birisinin Tanrı’nın oğlu olmadığını ilan etmiş ve
krallarla Tanrı arasındaki dini-politik bağı kesip atmıştır. Oysa eski çağlardan
beri insanları yönetenler ya Tanrının temsilcisi, ya da Tanrının oğlu
olduklarını söylerlerdi. Firavun Nemrut gibi krallar Tanrılık iddiasında
bulunmuşlar, kendi koydukları kurallara göre insanları öldürmüşler veya ihya
etmişlerdi. Yüce Yaratıcı bunlara asla razı değildi. O, yeryüzünde iradesini
hâkim kılmak için iyi insanlardan peygamberler seçerek, insanları hakka ve hakikate
davet ediyordu.

            Peygamberlerin dışında hiç kimse
Allah’tan vahiy alarak hareket edemez. Tarih boyunca Dinin sahibinin kendisi
olduğunu sanan ve Allah ile halkın arasına girerek kendisini kutsal ilan eden
çok krallar gelip geçmiştir.  Mesela;
Japon imparatoru Tanrı’nın oğlu olduğu iddiasından daha 1946 yılında resmen vazgeçmiştir.

            Bu nedenle “Allah birdir. Bölünmez bir bütündür. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her
şey O’na muhtaçtır. Doğurmaz ve doğurulmaz. Hiç bir kimse O’na denk olmaz.”

diye başlayan İhlâs suresi ve diğerleri çok önemli tevhid mesajları
vermektedir.
            Hz. Peygamber’in ilk hedeflerinden
birisi, menfaat tapınağına dönüştürülen Allah’ın evini, asli haline
döndürmekti. Onun içindir ki Kâbe ve çevresinde kurdukları şirk ve menfaat düzeninden
nemalananlarca şiddetli ve çok sert tepkiyle karşılaştı ve asla hoş görülmedi.
Kurulan panayırlar sebebiyle Mekke bir ticaret merkezi idi. Mekke’de bulunan
Kâbe de Hz. İbrahim’den beri kutsal mabet olarak benimsenmiş, ancak içi ve dışı
putlarla doldurulmuştu.
            Hz. Peygamber Medine’de bazı
politik ve ekonomik hesapları olan ve bu hesaplarını tutturabilmek için
ortalığı fesada boğan kişiler tarafından yok edilmek istendi. Ama O bütün şer
ve fesat odaklarının farkında idi. Bunlarla ciddi mücadeleler yaptı. Bunlardan
birisi Ebu Amir denilen bir rahip idi. Bu kişi, Hz. Peygamber’e daha ilk günden
itibaren sürekli karşı çıkan, kendisi dururken daha 40 yaşına yeni basmış bir
yetimin Allah’ın peygamberi seçilmesini içine sindiremeyen biridir.  Bu nedenle de başta Bedir ve Uhut olmak üzere
bütün savaşlarda Hz. Peygamber’in karşısına çıktı. Karşısına çıkanları
kışkırttı. Bunlarda başarılı olamayınca dönemin küresel gücü olan Bizans’a
giderek kendi ülkesini işgale davet etti. Bunun için de Medine’deki adamlarına,
Müslümanlara karşı olan münafıkları toplamak ve karşılamak için bir mescit
yaptırdı. Kur’an buna “Mescid-i Dırar” dedi. Hz. Peygamber Müslümanlara tuzak
kurmak için yaptırılan bu mescidi yıktırdı. Ebu Amir ise korkusundan Bizans’a
sığınmak zorunda kaldı. O Ebu Amir ki ihtirası onu yakıp bitirmiştir. Sonunda
ağırlandığı Bizans saraylarında ölüp gitmiştir.

            Peygamber ahlakını özümseyememiş
olan bazıları, alabildiğine kasılarak hem kendilerini hem de karşısındakileri
gererler. Sıradan birisi gibi görünmeyi kendilerine yediremez, Yanlarında rahat
edemezsiniz. Çocuklar gibi sevilmek, alkışlanmak isterler. Bütün bu haller
kişinin iç dünyasını zedeler. Bunun içindir ki insanlar nazarında en çok nama
ve şöhrete ulaşmış ve devamlı bunu arzulayan kişi, aslında insanlar tarafından
en çok sevilme ihtiyacı içindeki kişidir.

            Hz.
Peygamber, İnsanları, makam, mevki, mal, zenginlik bakımından birbirinden ayırmamıştır.
Kazanılan statülerin bir emanet olduğunu ve geçici olduğunu vurgulamış ve
insanların Allah’ın kulları olma noktasında eşit olduğunu ifade etmiştir.  Bilmiş olalım ki, İnsanları kast sistemindeki
gibi sınıflandıran ve buna göz yuman bir din veya hayat tarzı, Hz. Muhammed’in
getirdiği din ve hayat tarzı değildir.

            O, ümmetine
“Sizler kendiniz için sevip arzu
ettiğiniz iyilikleri, din kardeşleriniz için de sevip arzu edemediğiniz
müddetçe imanınız olgunlaşmaz.”
Buyuran bir Peygamber olarak âlemlere
rahmettir.

            Siz
değerli okurlarımızın Mevlid Kandilini tebrik eder. Bizleri Muhammedi ahlak ve
iman ile mücehhez kılmasını Cenab-ı Mevla’dan niyaz ederim.
                                                                                                                                                                                              Muhsin
ÖZDEMİR

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ