Reklam
Reklam
www.aciksozgazetesi.com-
$ DOLAR → Alış: 5,84 / Satış: 5,86
€ EURO → Alış: 6,44 / Satış: 6,46

Küresel Vizyonda Öncelik; Dışişleri mi, İçişleri mi?-2-

Süleyman Karaca
Süleyman Karaca
  • 22.10.2010
  • 314 kez okundu

Her ne ise, bu yazıda asıl konum bu değil; kamuoyunu aydınlatma misyonunu üstlenmiş her kesimden insanımızın özellikle ve özenle üzerinde düşünmesi gereken dışa dönük iki olguya dikkat çekmek istiyorum. Ağırlıklı olarak, Türkiye’nin dışa bakan yüzünü ilgilendirdiği için, dış politik açılımlardan bu iki koynu gündemdeki yerini kaybetmemeli diye düşünüyorum. Türk dış politikasının ve bu politikanın daha geniş iç yansımalarının önündeki iki büyük tehlikeyi vatandaşlık bilincinden daha yukarılara taşıyıp, özellikle ilgili ve yetkili tüm birimlerin tabandaki en uç noktasından piramidin tepesindeki en zirve noktaya kadar tüm karar vericilerin ve uygulayıcıların bu iki odağı hiçbir zaman göz önünden ırak tutmamaları  gerekir.

 

Birincisi, Rus ekonomik gücünün Türk ekonomisi üzerinde barışçıl yollarla kurduğu devasa hegamonik güç. İkincisi, Alman ve Amerikan Vakıflarının Türkiye sathına yayılmış yüzlerce noktada her türlü toplumsal dokuyu dejenere etmeye, her türlü etnik ve dinsel farklılıkları manipüle edip yönlendirmeye göre planlamış, kendilerini Sivil Toplum Kuruluşu (aslında kısaca NGO veya açık adıyla ‘Non-Governmental Organisation’=Hükümet Dışı Kuruluşlar )olarak tanıtan odakların faaliyetleridir.

 

Yaşanan en son örneklerden hareket ederek konuyu kanıtlarıyla hatırlatmak gerekirse; iktidara siyasi zeminde güçlü bir muhalefet oluşturamayan odakların, sivil toplum kuruluşu hüviyetinde siyaset yapan önderleri eliyle Alman işbirlikçiler bulduklarını, Cumhurbaşkanı Gül’ü yargılayacak düzenekleri/kumpasları kurmada eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ile emekli Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun, Alman Heinrich Böll Vakfı yöneticisi Dr. Jur Engelhardt ve yanındaki beş kişilik Alman hukukçu ekibiyle Ankara’da bir otelde buluşup konuyu görüştükleri basına yansıdı.. ve adı geçen hukukçular, bu buluşmaların içeriğini değilse de, buluşmanın gerçekleştiği olgusunu doğruladılar.

 

Diğer dikkat çekmek istediğim konuya örnek; Rusya ile ekonomik ilişkilerin ne kadar zayıf halkalardan oluştuğunu görmek için, geçen sezonda Rus gümrükçülerin Türkiye’den sebze, meyve, tekstil gibi ürünleri taşıyan Türk TIR’larına çıkardıkları zorlukların doğurduğu, hesabı hala net olarak dile getirilmeyen milyon dolarlık kayıplarla, yine Rusya’nın mutat olarak kış aylarında Ukrayna üzerinden Avrupa’yı “soğukla terbiye etme” deneylerini hatırlamak sanırım yeter de artar bile.

 

Sözü çok uzatmadan, Sayın Davutoğlu’nun Türkiye’yi bölgesel güçle yetinmeden taşımak istediği küresel güç projeksiyonu, asrın özlemi olarak hepimizi gururlandırırken, ayağımıza dolanacak veya pranga vuracak iki barışçıl görünümlü, giderek devleşmekte olan iki tehlikenin farkına varıp, karşı tedbirlerin alınmasına da yine küresel vizyonla karşı atakların geliştirilmesi gerektiğini düşünmemiz gerekir.

 

Elbette bölgesel güç olmanın çıtası, kendi etrafında bir barış havzası oluşturmaktan geçer. Ama, küresel güç aşamasını zorlamaya başladığınızda bu barış havzasındaki tüm aktörlerin de geleceğe dönük projeksiyonlarını doğru okumak zorundasınız. Ne AB’nin şımarık zenginleri Merkel-Sarkozi çiftinin zırvaları ne de ABD’nin legal güçlerinin, dünyada giderek prestiji artan Türk misyonunun önünü kesmeleri kolay değil. Ancak toplumsal dokumuzu dejenere edecek beşinci kol faaliyetleri ile doğacak güvensizlik ortamında yaşanacak kaotik yapı; yada enerji öncelikli gücü başta olmak üzere Türk ekonomik gücünün vazgeçilmez girdilerini tekelinde tutan komşu küresel güç Rusya ile doğacak bir çıkar çatışmasının doğuracağı sonuçlar, akıl almaz felaketlere kapı aralayacak boyuta varmış bulunmaktadır ki, burada Türkiye’nin ekonomik bağlantılarında güç dağılımını dikkate alması gereken bir noktadayız. Bulunduğumuz coğrafi havzaya güven ve huzur temin etmeye çalışırken kendi güvenliğimize ve huzurumuza kastedecek potansiyel güç birikimlerine karşı son derece uyanık olma mecburiyetindeyiz. Elbette Türkiye’nin tarih ve coğrafyasından gelen güç ve kudretle, sadece bölgesel bir güç değil, küresel bir güç olma şansı var. Ancak bu şans, kendi akışı içinde zamana bırakılmakla değil, planlama kadar önemli bir başka koruyucu faktörü de içinde barındırdığı zaman, gerçekleşme zemini bulacaktır. Sovyetler Birliğinin dağıldığı 90’lı yılların başından 2000’lerin başına kadar geçen on yıllık zaman diliminde, Türkiye’nin bırakın neden küresel güç olmamasını, bölgesinde bile bir güç olarak esamesinin okunmamasının arka planında yatan gerçeklerden ders çıkarmamız gerekir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ