Reklam
Reklam
www.aciksozgazetesi.com-
$ DOLAR → Alış: 8,28 / Satış: 8,31
€ EURO → Alış: 10,07 / Satış: 10,11

TARİHİMİZDE TOSYALILAR CELÂL-ZÂDE MUSTAFA ÇELEBİ

Abdülbaki Abayın
Abdülbaki Abayın
  • 01.10.2018
  • 607 kez okundu

Tarihin (Koca Nisanci) diye tanidigi büyü devlet ve kanun adamiCelal – Zade Mustafa Çelebi 896 H. 1491 M. yilinda Tosya’da dogmustur.

Osmanlılar zamanında yetişen âlimlerden ve büyük devlet adamlarından. Tosyalı KâdıCelâleddîn’in oğlu olan Celâl-zâde Mustafa Çelebi, Yavuz Sultan Selim Hân zamanında devlet hizmetine girmiş ve Kanunî Sultan Süleymân devrinde kânunların tedvinindeki bilgisi, ilmî ve ahlâkî fazileti ile şöhret bulmuştur. “Koca Nişancı” diye anılırdı. Babası KâdıCelâleddîn, medreseden yetişerek Rumeli tarafındaki kazalarda kadılık etmiş ve derecesi “Eşrâf-ı Kuzzât” rütbesine kadar yükseldikten sonra, kadılıktan çekilerek, emekliye ayrılmış ve 935 (m. 1528) târihindevefât etmişti. KâdıCelâleddîn, doğruluğu, yumuşak huylu ve mütevâzi olmasıyla kendisini sevdirmiş, zâhir ve bâtını (dış ve içi) ma’mûr, tertemiz bir zât olup, meşhûrhattât Amasyalı Hamdullah Efendi’den hat san’atını öğrendi. KâdıCelâleddîn’in Mustafa, Sâlih ve Atâullah adlarındaki üç faziletli oğlunun en büyüğü olan Mustafa Çelebi, takriben 895 veya 896 (m. 1491) senesinde Tosya’da doğdu. İlk medrese tahsilini memleketinde gördükten sonra İstanbul’a gelip, Sahn-ı semân medreselerinde dânışmendliğe kadar çıktı. Dîvânî yazıdaki üstün kabiliyeti sebebiyle, Vezîr-i a’zamPîriMehmed Paşa ile Nişancı Seydî Bey’in kendisini himâye etmeleriyle, medrese hayâtından ayrılarak, genç yaşında devlet hizmetine alındı. Yavuz Sultan Selim Hân’ıniltifâtına mazhar olup, 922 (m. 1516) senesinde dîvân-ı hümâyûn kâtipliğine ta’yin edildi. Çalışkanlığı ve vazîfesini kavraması, ketum olması (sır saklaması) sebebiyle, Sultan Selim Hân da Celâl-zâde Mustafa Çelebi’ye i’timâd ederdi.

Yavuz Sultan Selim Hân, devlet erkânından mahrem (gizli) olarak ba’zı yerlere göndereceği emirleri, Mustafa Çelebi’yi çağırtarak kendisine yazdırırdı. Pâdişâh, şöyle yaz, böyle yaz diye emrettiği zaman, Mustafa Çelebi, dîvân kitabeti usûlüne ve derece teşrîfatına aykırı mütâlâalar yazmakta tereddüt ederek, Pâdişâh’ı ikna ederdi.

Celâl-zâde Mustafa Çelebi’nin dîvân muamelâtında yetişmesinde, ikinci hâmisi Nişancı Seydî Bey’in çok gayreti olmuştur. Bundan dolayı ni’met-şinâs (ni’metin kadrini bilen) Mustafa Çelebi, Seydî Bey hakkında: “Benim mürebbî, muallim ve üstadım idi. O, kânun-şinâs idi. Umûr-ı kalemiyyede (yazışma işlerinde) gayet mahirdi” demektedir.

Mustafa Çelebi, daha sonra hâmisi olan Vezîr-i a’zamPîrîMehmed Paşa’ya tezkireci (özel kalem müdürü veya mektûpçu) oldu. Tahkîkiîcâbedenba’zı mühim işlerde bulundu. Pîrî Paşa, Vezîr-i a’zam bulunduğu müddetçe, onun tezkireciliğini yaptı. 929 (m. 1523) senesi Şa’bân ayında Pîri Paşa emekliye sevk edilerek, yerine Rumeli Beylerbeyliği de üzerinde olarak, Enderun’dan hasodabaşıİbrâhim Ağa vezîr-i a’zamlığa getirildi. Nişancı Seydî Bey’in tavsiyesiyle Mustafa Çelebi, İbrâhim Paşa’ya da tezkireci oldu. Celâl-zâde, bunu şöyle anlatıyor “Maktul İbrâhim Paşa, harem-i Pâdişâhî’den ilk defa vezir-i a’zamlıklaçıktıkta, kâtiplerden ehl-i vukûf (işini bilen) bir kimse isteyip, hakîri (Celâl-zâde’yi) getirtip tezkireci edindi. Kendisinin ahvâl-i âleme (hükümet işlerine dâir durumlara) tecrübesi olmadığından, şikâyetçiler de sıkıştırırdı. Durum aramızda gizlice ittifâk olundu. Eğer dînîmes’eleleri ilgilendiriyorsa kadıaskere gönderile, mâlî işleri ilgilendiriyorsa defterdara gönderile ve eğer kendisine âitvezâret ile alâkalı ise ben divit ve kaleme yapışırdım. O, hüküm yazılsın diye emrederdi.”

Yavuz Sultan Selim Hân’ın Mısır’ı fethinden bir müddet sonra, Çerkeş beyleri halkı kışkırtıp isyana teşvik ederek, eski Çerkeş kölemen ocağını yeniden tüttürmek istemişlerdi. Halka adâlet gösterilmediğini ve birçok kimsenin de bu durumdan şikâyetçi olmalarını da bahâne olarak ileri sürüyorlardı. Bu şikâyetleri yerinde incelemek, tetkik ve tahkîk etmek üzere Vezîr-i a’zamİbrâhim Paşa’nın Mısır’a gitmesine lüzum görülmüş ve tezkireçi Celâl-zâde Mustafa Çelebi ile beraber, oldukça kalabalık bir hey’etve beşyüz kadar yeniçeri ile ve deniz yoluyla, 930 (m. 1524) senesi Zilhicce ayının başlarında hareket etmişlerdi.

Memlûk sultanlarından Kayıtbay ve Kansu Gavri ile Mısır’ın ilk Osmanlı Beylerbeyi Hayır Bey’in tatbik ettikleri kânunları getirterek inceledi. Bunun üzerine hem hazîneyi ve hem de halkı koruyacak âdilâne bir kânun tertîb ettirdi. Bu yeni kânunun tedvininde (hazırlanmasında) Celâl-zâde’nin büyük hizmeti görüldü, İbrâhim Paşa onbir ay sonra, 931 (m. 1525) senesi Zilka’de ayında karayoluyla İstanbul’a geldi. Mustafa Çelebi, göstermiş olduğu hizmet ve liyâkatına karşılık olarak, aynı târihte katledilen Reîs-ül-küttâb Haydar Çelebi’nin yerine Reîs-ül-küttâbta’yin edildi. Bu hizmette on sene bulundu ve seferlere iştirâk etti.

Kanunî Sultan Süleymân’ınIrakeyn (Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab) seferinde Tebrîz’denBağdad’a hareketini müteâkib, 941 (m. 1554) senesi Cemâzil-evvel ayında Nişancı Seydî Bey vefât etmiş ve makamı münhal (boş) kalmıştı. Bağdad’a girildikten sonra 28 Cemâzil-evvel ve 5 Aralık’ta, 180.000 akçe has ile Celâl-zâde Mustafa Çelebi, Nişancılığa ta’yin edildi. (Nişancı; dîvân-ı hümâyûn toplantılarında ve husûsî müzâkerelerde, Osmanlının eski ve yeni devlet kânunlarını iyi bilmesi ve ayrıca şer’î ve örfi (hukukî) kânunların arasını te’lîf etmek kudret ve selâhiyetinehâiz olması sebebiyle, bu husûslar hakkında fikir ve mütâlâalarındanistifâde edilen devlet kânunlarına âit hükümleri yazan ve vezirlere ve devlet büyüklerine (adamlarına) verilen menşur ve berâtları bizzat tahrir (yazarak) veya müsveddelerini tetkik ederek pâdişâhın ismini hâvi tuğrayı çekmek yetkisine hâ’iz olan zâta denirdi.) Celâl-zâde nişancılıkta 23 sene kaldı ve asıl şöhretini bu çeyrek asırda te’min etti. Devlet kânunlarında müracaat edilen yegâne merci oldu. Kendisini yetiştiren Seydî Bey’den daha fazla şöhret buldu. Devlet idâresinedâir bütün kânunlar onun elinden geçti ve onun tedbirleriyle hallolundu. Kanunnâmedekita’bir üzerine bihakkın “Müftî-i kânun” olup, “Koca Nişancı” diye meşhûr oldu. En muğlak (karışık) mes’elelerin halli için onun mütâlâası alınıyordu. MeşhûrTâc-ı zâde Ca’fer Çelebi’den sonra Celâl-zâde kudretinde bir nişancı gelmemiş ve yapmış olduğu kânunlar, tahrirat (yazışmalar), ahkâm ve menşûrlardaki yazış tarzı, kendisinden sonra yarım asırdan ziyâdenümûne olmuştur. Celâl-zâde’nin yüksek vukûf ve mesâisine mükâfat olarak, nişancılık hasları, o târihe kadar hiçbir nişancıya nasîb olmayan 300.000 akçeye çıkarılmıştır.

Celâl-zâde Mustafa Çelebi, 964 (m. 1557) senesine kadar nişancılık makamında kaldı. Yaşı yetmişe ulaşmıştı. O târihtevezîr-i a’zam bulunan Dâmâd Rüstem Paşa’nın tavsiye ve ısrârı üzerine görevinden istifâ etti ve “Müteferrika başılık” rütbesi verildi. Yerine değerli bir zât olan Eğri Abdi-zâde Mudurnulu Mehmed Bey ta’yin olundu. Kanunî Sultan Süleymân Hân, Celâl-zâde’nin kıymet ve ehliyetini ve uzun yıllar devam eden hizmetini takdîr ettiğinden, Vezîr-i a’zam Rüstem Paşa’ya rağmen, o târihe kadar emsali görülmemiş olan bir mükâfatla kendisini taltif etti. Nişancılığında almakta olduğu haslar ile emekli yaptı.

Kanunî Sultan SüleymânHân’ın son seferinde müteferrika olması dolayısıyle, onun mâiyyetinde bulundu. Zigetvâr muhasarası esnasında Nişancı Eğri Abdi-zâde Mehmed Bey vefât ettiğinden, Celâl-zâde ikinci defa Nişancı ta’yin edildi. Kendisi, ihtiyârlığını ileri sürerek kabûl etmek istemedi ise de, kesin emir üzerine kabûlemecbûr oldu. Onun nişancılığa ta’yini esnasında Sultan Süleymân Hân vefât etmişti (22 Safer 974-8 Eylül 1566). Fakat vefât haberi pek gizli tutulduğundan hâriçten duyulmamıştı. Celâl-zâde, Pâdişâh’ın ölümünden haberdâr olmadığı için, nişancılık hil’atı giymek için otağ-ı hümâyûna girdiği vakit, hayatta zannettiği kadirşinas pâdişâhının öldüğünü anlayınca, kendisini tutamayarak ağlamaya başlamıştı. Fakat Vezîr-i a’zam Sokullu Mehmed Paşa’nın ikâzı üzerine kendisini toplamış ve me’mûriyethil’atını giydikten sonra, memnun bir hâlde sevinerek otağ-ı hümâyûn’dan dışarı çıkmıştı. Onun bu hâlini görenler, Pâdişâh’ın sıhhatte olduğu zannı ile şüphelerini giderdiler.

Mustafa Çelebi, ordu ile beraber İstanbul’a döndü ve Sultan İkinci Selim Hân zamanında da kısa bir müddet, ya’nîonüç ay kadar nişancılıkta bulunduktan sonra, 975 (m. 1567) senesi Rebî’ul-âhır ayında, yaklaşık 75 ilâ 80 yaşları arasında vefât etti. Eyyûb Sultan Nişancası’nda yaptırmış olduğu câminin bahçesine ve kendisinden evvel vefât etmiş olan kardeşi Sâlih Çelebi’nin yakınına defnedildi. Vefâtına Deli Kâdı’nın söylemiş olduğu manzûmtârih, mezar taşına hâk edilmiş (yazılmış) olup, aynen şöyledir:

Celâl oğlu nişânî ki cihanın,

Fenâsın gördü azmetti bekâya.

Teni hâki olup aslına râti,

Karıştı rûh-ı pâkiesfiyâya.

Yeri Cennet ola deyû melekler,

Feleklerden el açtılar duâya,

İşitip rûh-ı kudsî dedi târih:

İlâhî rahmet eyle Mustafa’ya!

Celâl-zâde Mustafa Çelebi, câmiden başka, yine o civarda bir hamam ve Halvetiye tarikatı için bir tekke yaptırdı.

İlmî hayâtı ve eserleri: Celâl-zâde Mustafa Çelebi’nin; biri devletin kânun ve nizamlarına vukûfu, yeni kânunlar tanzim ve tedvini cihetinden, diğeri de ilmî faaliyeti ve ilmî şahsiyeti yönünden iki cephesi vardır. Mustafa Çelebi, Türkçe inşâdaki (yazmadaki) kudret ve mehâretinden başka, Arabca ve Farsçada da kalem sahibi, âlim ve şâir bir zât idi. Kaleme almış olduğu berât veya menşûrlardakiinşâ (yazma) san’atı kudreti, zamanına göre pek kuvvetlidir ve münşeâtı (yazmaları) senelerce nümûne olarak kullanılmıştır. Bilhassa Safevîhükümdârı Şah Tahmasb’a yazılan nâme-i hümâyûn ve pâdişâhın emriyle bilhassa Vezîr-i a’zamİbrâhim Paşa için kaleme aldığı Seraskerlik menşuru, kuvvetli kalem sahibi olduğunun en parlak nümûnelerindendir.

Latifî, Celâl-zâde’nin ilmî hayatı ve inşâsan’atındakimehâreti hakkında, Tezkire’sininmatbû’ nüshası üçyüzotuzaltıncı sahifesinde güzel bilgi vermektedir. Mustafa Çelebi, fevkalâde çok olan divân işlerinden dolayı, nişanalık zamanında eser te’lîf veya tercümesine pek vakit bulamamış, eserlerinin çoğunu, on sene devam eden emeklilik hayâtı esnasında yazmıştır. Nişancılıktan emekliye ayrıldıktan sonra, Eyyûb Sultan’da Nişancı mahallesindeki konağında oturdu. Zamanının âlim, şâir ve edîbleri, onu ziyârete gelip sohbet ederek, ilmî ve edebi mübâhase ve münâzarada bulunurlardı.

Celâl-zâde, uzun süren Reîs-ül-küttâblık ve nişancılığı zamanında çok adam yetiştirdi. Bunlar, gerek kendi zamanında ve gerekse sonradan devlet işlerinde mühim mevkiler işgal etmişlerdir. Kendisinin maiyetinde bulunmuş olan Nevbahar-zâde, Celâl-zâde’nin nişancılığı zamanında onun divitdârı idi. Sonradan sür’atle yükselerek, defterdar oldu. Defterdarlar, kânun üzere divân-ı hümâyûnda nişancının üst tarafında otururlardı. Bundan dolayı Nevbahar-zâde’nin, nişana Celâl-zâde’den daha yüksekte oturması îcâbediyordu. Fakat Nevbahar-zâde’nin; “Senelerce karşısında el kavuşturup durduğum devletlûnun üst tarafına oturmam, azl-i ihtiyâr ederim” demesi üzerine, keyfiyet, Kanunî Sultan SüleymânHân’aarzedilmiştir. Pâdişâh, Nevbahar-zâde’nin bu kadirşinâslığına memnun olmuş ve bundan sonra nişana ve defterdardan hangisi kıdemli ise, o tekaddüm etsin (üst tarafta o bulunsun) diyerek, kânunu ta’dîl ettirmiş, değiştirmiştir.

Celâl-zâde Mustafa Çelebi, fevkalâde cömert bir zât idi. Muâsırı olan Tezkire sahipleri ve Atâî, eserlerinde onun hâlinden çeşitli örnekler kaydetmektedirler. Bundan başka, çok merhametli ve iyilik sever bir zât olduğunda da, zamanının âlimleri ve bütün halk ittifâk etmişlerdir. 965 (m. 1558) senesinde, Eyyûb Sultan’daki konağında kendisini ziyâret etmiş olan Mekke Emîri’nin elçisi Kutbüddîn-i Mekkî, Mustafa Çelebi hakkında; “Bu zât, huyunun güzelliği ve cömertliği ile o günkü insanların hepsinden üstün idi. Beni da’vet ile çok ihsânlarda bulundu. Ezcümle İstanbul’dan çıkacağım sırada bana; “Karadan mı, denizden mi gideceksiniz?” diye sordu. Ben de, denizden gideceğimi söyledim. “Niçin deniz tehlikesini tercih ediyorsunuz?” dedi. Ben de; “Elim dardır, onun için” diye karşılık verdim. Derhâl bana yüz altın liradan ziyâde para ile, gayet latif çuhalar ve güzel elbiseler verdi. Bir gece onun konağında yattım. Pek ziyâde ikram gördüm. Cenâb-ı Allah da onu azîz etsin, ona ikramda bulunsun, onun şânını yükseltsin!” diyerek, fevkalâde cömertliğini dile getirmektedir. Celâl-zâde’yi tanıyan ve meclislerine devam eden ve çeşitli hediyelerine kavuşan Latifi, Tezkire sahibi Âşık Çelebi ve Kınalı-zâde Hasen Çelebi gibi zâtlarda, onun ilmî kudretini uzun uzun medhettikten sonra, cömertlikte de zamanının en üstünü olduğunu, güzel ahlâk ile şöhret bulduğunu, ihsân ve ikramlarının bol, zayıfların ve fakirlerin hâmisi olduğunu yazmaktadırlar.

Eserlerinden başlıcaları şunlardır: 1-Tabakât-ül-memâlik ve derecât-ül-mesâlik: Bu eserini 964 (m. 1557) senesinde emekli olduktan sonra yazmıştır. Edebî san’atlarla süsleyerek kaleme aldığı bu eserine;

“Allah ismiyle ger başlansa nâme,

Se’âdet ola ünvan ol kelâme.”

Beyti ile başlamakta, uzun bir mukaddimeden (önsözden) sonra, “Sebeb-i te’lîf-i kitâb” kısmında, kendi zamanına kadar yazılmış olan târihlerin devlet müesseseleri, askeri ve eyâlet teşkilâtları, İstanbul’daki müteaddit ve muhtelif te’sisler hakkında hiçbir ma’lûmât vermediklerinden dolayı bu eserini kaleme aldığını beyân etmektedir.

Eser, 30 tabaka ve 375 derece üzerine tertîb olunmuştur. Bu otuz tabakanın 20 tabakası saray, hazîne, merkez teşkilâtı, kapıkulu ocakları, geri hizmette istihdam edilmiş askeri ocaklar, donanma, eyâletler ile, İstanbul’daki dînî, ilmî ve içtimaî te’sisler ve sâireyeâit olup, otuzuncu tabaka işe, Kanunî Sultan Süleymân Hân zamanındaki vak’alara ve 966 (m. 1559) senesinde Süleymâniye Câmii inşâatının sonuna kadar gelmektedir.

“Tabakât-ül-memâlik”inbaştarafında fihrist hâlinde zikredilen ve pek mühim olan 29 tabakayı ihtivâ eden cild, bugüne kadar ele geçmemiştir. Celâlzâde’nin oğlu Mahmûd Çelebi tarafından yazılmış olan ve Hekimoğlu Ali Paşa kitapları arasında bulunan 778 ve 779 numaralı yazıları ve tehzîbleri güzel iki nüshadan 778 numaralı nüshasının 18. satırında, 29 tabakanın ayrı bir cild olarak yazılmış olduğu, kitabın kenarına aynı yazı ile yaldızlı olarak işâret olunmuştur. Fakat bu eser veya müsveddesine bugüne kadar rastlanmamıştır.

“Tabakât-ül-memâlik”deki tasvirler dikkate şâyândır. Çünkü bu tasvirler (vasıflandırmalar), o devirdeki kıyâfetleri, çadır, silâh ve sâirhusûsları göstermeleri i’tibârıyle mühimdir ve ayrıca manzûmeleri de öyledir. Pâdişâhın solak denilen muhafız teşkilâtından, Mohaç muharebesinden bir gece evvel ordugahta yapılan serdengeçti kuvvetlerinin eğlence ve oyunlarından, kapıkulu süvarilerinden, yeniçeri, akına ve sâir askeri sınıfların ve otağ, sancak ve tuğraların vasıflarından bahsederken, o devrin askeri teşkilât ve teçhizatı hakkında bilgiler vermektedir. Mustafa Çelebi bu eserinde, türlü türlü terkiplerle anlattığı vak’aları canlandırmakta mehâret göstermektedir. Celâl-zâde, 965 (m. 1558) yılında İstanbul’a gelmiş olan Mekke Emîri’nin elçisi Kutbüddîn ile görüştüğü sırada söz, “Tabakât-ül-memâlik”eintikâl edince, ona; “Pâdişâhın hükmü altında 1200 kale var. Bu kalelerin herhangi birisini yücelikte ve dayanıklılıkta ve sağlamlıkta husûsîbir takım sıfatlar ve secî’lerle zikrettiğim zaman, başka bir kaleyi zikrederken o sıfat ve secî’leri tekrar etmedim” demiştir. Sehî Bey de “Tezkire”sinde aynı mütâlâayı kaydediyor. Tezkire sahibi Âşık Çelebi de, bu eserden sitayişle bahsetmektedir.

“Tabakât-ül-memâlik”, tarihçi Âli ve Peçevî’nin kaynaklarındandır.

2- Mohaçnâme: Sultan SüleymânHân’ın 932 (m. 1526) senesinde Macaristan kralı ile yapmış olduğu muharebeyi tasvir eden bu eser, ordunun Belgrad’a varışından i’tibâren tamamen “Tabakât-ül-memâlik”den alınmıştır. Üniversite Kütüphânesinde (2623) numarada bulunmaktadır.

3- Rodos Fetihnamesi: Bu eserini, “Tabakât-ül-memâlik”ten çok zaman evvel, tezkireri iken yazmış ve daha sonra ma’lûm üslûbu ile “Tabakât”a geçirmiştir. Eser, Kanunî Sultan Süleymân’ın, 929 (m. 1522) senesindeki Rodos adasının fethinden bahsetmektedir. Bu eserin Üniversite Kütüphânesinde (501, 833; 2599 ve 2628) dört nüshası olduğu gibi, Nûruosmâniye ve Üsküdar’da Selîm Ağa kütüphânelerinde birer nüshası vardır.

4- Fetihnâme-i Karaboğdân (Gazâvât-ı Sultan Süleymân): Bu eserinde, nişancılığı esnasında 945 (m. 1538)’de yapılan meşhûr sefere âit bilgiler vermekte olup, “Tabakât-ül-memâlik” adındaki eserine de tamamen almıştır. Birer nüshası, Ayasofya ve Süleymâniyekütüphânelerinde bulunmaktadır.

5- Selîmnâme (Meâsir-i Selim Hânî): Celâl-zâde, bu eserini, 964 (m. 1557) senesinde nişancılık vazîfesinden ayrıldıktan sonra yazmıştır. Selîmnâme, Yavuz Sultan Selim Hân’ın Trabzon vâliliğindeni’tibârenvefâtına kadar olan hayâtını ve başarılarını içine almaktadır. Eserde yazdıklarının birçoğunu Vezîr-i a’zamPîrî Paşa’dan işitmiştir. Eser 23 fasıldır: 1- Sultan Selîm’inmenâkıbı ve hasletleri, 2- Trabzon vâliliği zamanı, 3- O tarihlerdeki askeri durum ve vezirlerin ahvâli, 4- Sultan Selîm’in Gürcistan Seferi, 5- Oğlu Süleymân’a sancak istemesi ve Süleymân’ın Kefe sancağına ta’yini ve Sultan Selîm’in Kefe tarafına geçmesi, 6- Kırım Hân’ıMeneğli Giray ile görüşmesi ve Hân’ın oğlu Se’âdetgiray’ı yanına alması, 7- Sultan Selîm’inAkkerman’a gelerek babasıyla görüşmek istemesi ve bu sırada cereyan eden olaylar, 8- Anadolu’da Şahkulu isyanı ve Amasya Vâlisi Şehzâde Ahmed, 9- Şahkulu isyanını bastırmak üzere Vezîr-i a’zam Hadım Ali Paşa’nın Anadolu’ya gitmesi, 10- Sultan Selîm’in İstanbul’a doğru gelmek istemesi, 11- Yaptığı muharebede mağlup olan Sultan Selîm’in deniz yoluyla Kefe’ye çekilmesi, 12- Bu hâdise üzerine Şehzâde Ahmed’inhükümdâr ilân edilmek üzere İstanbul’a da’veti ve bu sırada vukû’a gelen ahvâlin tafsili, 13- Sultan Selîm’in İstanbul’a da’vet olunarak hükümdâr ilân olunması, 14- Anadolu’ya geçen Sultan Selîm’in, Şehzâde Ahmed’le muharebesi, Ahmed’in katli ve Bursa’daki şehzâdelerle Sultan Korkud’un katileri, 15-İran seferi ve Çaldıran muharebesi, 16- Amasya kışlağındaki olaylar ve DülkadiroğluAlâüddevle üzerine kuvvet şevki, 17- Diyarbekr ve doğu; Anadolu’nun alınması. 18- Doğu Anadolu’da Şah İsmâil’in faaliyeti üzerine kuvvet şevki, 19- Mısır seferi, 20- İstanbul’a avdet, 21-Celâli hareketi ve Ferhad Paşa’nın o tarafa şevki, 22-Sultan Selîm’invefâtı, 23- Ba’zı hikâyeler.

Selîmnâme’nin 3 Safer 998 (12 Aralık 1589) târihinde Mustafa Çelebi’nin oğlu Mahmûd Çelebi tarafından çoğaltılmış bir nüshası; İstanbul Arkeoloji Kütüphânesi’nde (362) numarada bulunmaktadır. Diğer nüshaları da Topkapı Sarayı Revan Köşkü kitapları arasında (1274) ve hazîne kitapları arasında (1415) numaralarda bulunduğu gibi, ba’zı Avrupa kütüphânelerinde de nüshaları vardır.

6- Mevâhib-ül-Hallâk fî merâtib-il-ahlâk: iyi ve kötü huyların fayda ve zararlarından bahseden bu eser, ellialtı bâb ve bir hatime üzerine tertîb edilmiştir. Celâl-zâde, bu eserini emekli olduktan sonra yazarak, Sultan Süleymân’a ithaf etmiştir. Eserin mukaddimesinde Esmâ-i husnâ(Allahüteâlânın isimleri) şerhi ve sonunda Peygamberimize ( aleyhisselâm ) salevât vardır. Mustafa Çelebi, bu eserinin ba’zı kısımlarını bizzat Tezkire sahibi Âşık Çelebi’ye okumuştur. Celâl-zâde’nin bu eserinde de kaleminin kudreti görülür. “Mevâhib-ül-Hallâk” üç pâdişâh (Süleymân, Selîm, Murâd) tarafından mütâlâa edildiği için “Enîs-üs-selâtîn” diye meşhûr olmuştur. “Mevâhib-ül-Hallâk”ın 964 (m. 1557) senesinde yazılmış bir nüshası, SüleymâniyeKütüphânesi’ndeÂşir Efendi kitapları arasında (174) numarada bulunmaktadır. Diğer ba’zıkütüphânelerde de birer nüshası vardır. Kitap şu sûretletertîb edilmiştir: Birinci bâb: Mertebe-i îmân, 2- Mertebe-i ahlâk, 3- Mertebe-i sıdk, 4- Mertebe-i ibâdet, 5- Mertebe-i ihlâs, 6- Mertebe-i duâ, 7- Mertebe-i haya, 8- Mertebe-i tevekkül, 9- Mertebe-i rızâ, 10- Mertebe-i emânet ve denâet, 11- Mertebe-i se’âdet, 12- Mertebe-i akl, 13- Mertebe-i şükr, 14- Mertebe-i sabr, 15- Mertebe-i uluvv-i himmet, 16-Mertebe-i edeb, 17- Mertebe-i tevâzu, 18- Mertebe-i afv, 19- Mertebe-i saltanat, 20- Mertebe-i vezâret, 21- Mertebe-i adl ve insaf, 22- Mertebe-i meşveret, 23-Mertebe-i şecaat, 24- Mertebe-i sehâvet, 25- Mertebe-i ilim ve suhan, 26-Mertebe-i pend-ü-nasîhat, 27- Mertebe-i ketm-i Esrâr, 28- Mertebe-i ismet, 29-Mertebe-i hilm, 30- Mertebe-i vefa, 31-Mertebe-i Merhamet-ü-şefkat, 32-Mertebe-i riâyet-i hukuk, 33-Mertebe-i azm, 34- Mertebe-i hazm, 35- Mertebe-i gayret, 36- Mertebe-i firâset, 37-Mertebe-i hayrat, 38- Mertebe-i teyakkuz, 39- Mertebe-i teenni, 40- Mertebe-i hıkd ve hased, 41- Mertebe-i mücâleset, 42- Mertebe-i igtinâm, 43- Mertebe-i sebat ve tereddüd, 44- Mertebe-i iz ve-zül, 45- Mertebe-i cidd-ü-cehd, 46-Mertebe-i sıhhat, 47- Mertebe-i batâlet, 48- Mertebe-i mezemmet ve gaybet, 49-Mertebe-i riâyet-i ahd, 50- Mertebe-i nef-ü-zarar ve kat-ı rahm, 51- Mertebe-i siâyet ve nemîmet, 52- Mertebe-i incâz-ı hâcât, 53- Mertebe-i siyâset, 54-Mertebe-i tama’, 55- Mertebe-i tahareti 56- Bu bâbda Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) salevât bulunmaktadır.

Mustafa Çelebi’nin bu eserinde, her bâb îzâh edildikten sonra, o bâbla münâsebeti olan âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf, kibâr-ı kelâm ve o bâbla alâkadar hikâyeler zikredilmek sûretiyle okuyan aydınlatılmaktadır. Okunması faydalı, ahlâkî güzel bir kitaptır.

7- Delâil-i nübüvvet-i Muhammedî ve şemâil-i fütüvvet-i Ahmedî: Celâl-zâde’nin bu eseri, siyer kitaplarından “Meâric-ün-Nübüvve fî Medâric-il-fütüvve” adlı Farsça eserin tercümesidir. Eserin müellifi 954 (m. 1547)’de vefât eden ve Molla Miskin diye meşhûr olan Mu’înüddîn el-Hac Muhammed el-Fevâhî’dir. Celâl-zâde, “Meâric-ün-Nübüvve”yi, nişancı bulunduğu sırada tercüme etmiş olup, burada da kendisine mahsûsinşâdaki kudret ve san’atını göstermiş ve kitabına “Delâil-i nübüvvet-i Muhammedi ve Şemâil-i fütüvvet-i Ahmedî” adını vermiştir.

Eser, bir mukaddime, dört rükn ve bir hatime üzerine tertîb edilmiş olup, birinci rüknya’nî birinci kısım; Nûr-i Muhammedi ve bunun ba’zı Peygamberlere intikâli ile, İsmâil Peygamber’e (aleyhisselâm) ve nihâyet sahibi olan hazret-i Muhammed’e ( aleyhisselâm ) intikâlini, ikinci rükn; Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) doğumlarından bîsetlerine, ya’nî Peygamber olarak tebliğe me’mûriyetleri-ni, üçüncü rükn; vahy, hicret ve mi’râcı, dördüncü rükn de; hicretten vefâtlarına kadar olan vak’aları ve mu’cizeleri içine almaktadır.

“Delâil-i nübüvvet-i Muhammedî’nin birer nüshası, SüleymâniyeKütüphânesi’nde Fâtih kısmında (4289) ve Üniversite Kütüphânesi Türkçe yazmaları arasında (4110) numaradadır.

8- Hediyyet-ül-mü’minîn: Celâl-zâde Mustafa Çelebi’nin risale şeklinde bir takım münâsip hikâyelerle tevhîdi. (bir Allah inancını), Peygamber sevgisini, cihâryâr-ı güzînin (Hazreti EbûBekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali) vasıflarını, iyi ahlâkı, Allaha kalben bağlılığı ve en sonunda da hafîd-i Peygamberî, İmâm-ı Hasen ve İmâm-ı Hüseyn haklarındaki hürmeti beyân etmiş olup, kısmen mensûr (nesir) ve kısmen manzûmdur. 26 varak olan bu eserin nesih hatla yazılmış bir nüshası, üniversite Kütüphânesi Türkçe yazmaları arasında (7204) numarada bulunmaktadır. Risalenin en sonunda “NişanîHakrâh-ı Mustafâ’dır” mısraı vardır.

9- Cevâhir-ül-ahbâr fî hasâil-il-ahyâr: Arabedîb ve müelliflerinden EbûHafsSirâcüddîn Ömer bin İbrâhim el-Ensârî’nin, Yûsuf Peygamber (aleyhisselâm) kıssasına dâir olan “Zehr-ül-kimâm fî kıssat-ı Yûsufaleyhisselâtü vesselâm” adındaki onyedi meclis üzerine tertîb edilen eserinin tercümesidir. Nefis bir nüshası NûruosmâniyeKütüphânesi’nde (2356) numaradadır. Bu tercümeyi, yaşı yetmişi geçtikten sonra emeklilik hayâtında yapmış olduğunu kendisi anlatmaktadır.

Bu tercüme eser, 17 meclis (kısım) üzerine tertîb olunup, her meclisin sonu manzûmdur. Celâl-zâde bu tercümeyi, Kanunî Sultan SüleymânHân’ın oğlu Şehzâde Selîm (Sultan İkinci Selim Hân) nâmına yapmıştır. Tercümenin son yaprağında, Kanunî Sultan SüleymânHân’ınmühr-i şerîfleri vardır. Eserin yazısı güzel, cild ve kapağı fevkalâde san’atlıdır ve 350 sayfa kadardır. Tercümenin bir nüshası Tercüme-i zehr-il-kimâm” ismi altında Üniversite Kütüphânesi Türkçe yazmaları arasında (787) numaradadır.

10- Kânunnâme: Celâl-zâde’nin nişancılığı zamanında hazırlanan kânunları hâvi olup, bir nüshası SüleymâniyeKütüphânesi’ndeÂşir Efendi kısmında (1004) numarada bulunmaktadır. Yaya, müsellem, yürük, voynuk kanunlarıyla, çeltik kânunu ve müteferrik ikiyüze yakın yeni veya muaddel kânunları hâvidir. Nişancının, eski ve yeni kânunları şerh ve ta’dilsûretiyle tedvin ettiği kânunlara “Kânun-i cedîd” denilmektedir. Celâl-zâde’nintertîb eylediği kânunlara âit madde veya fasıllar, kütüphânelerimizdekikanunnâmelerde Koca Nişancı veya Celâl-zâde diye zikredilmektedir. Bunlardan Celâl-zâde’yeâit bir kanunnâme de Ayasofya Kütüphânesi’nde (2894) numaradadır.

11- Târih-i kale-i İstanbul ve ma’bed-i Ayasofya, 12- Mensûr, 13- Münşeât, 14- Divânçe.Bunlardan başka, Mustafa Çelebi’nin “Nişanî” mahlası ile yazdığı ba’zımanzûmeleri de vardır. Türkçe, Arabca ve Farsça lisanlarında kuvvetli bir kaleme sahiptir. Şiirlerinden bir kısmı değişik eserlerinde ve ba’zışu’arâ tezkirelerinde yer almaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ