Bir ramazan’ın daha sonuna geldik. Her ayrılıkta olduğu gibi yine hüzün düştü yüreklerimize. Bir misafir gibi gelip kapımızı çalmıştı. Gönlümüze girip gecelerimize nur olmuş sofralarımıza ve ilişkilerimize bereketini getirmişti. Tam alışmıştık. Uyum sağlamıştık sahuruna, iftarına, teravihine ve bütün getirdiklerine. Şimdi sessizce toparlanmaya başladı bile. İşte bir vedanın eşiğinde. Arefe günü de misafir olacak ve bayramı hediye edip ayrılığın ince sızını duygularımıza bırakıp gidecek. Bayramın gelişine mi sevinsek yoksa ramazanın gidişine mi üzülsek tam araf’ta bir düşünce hali doğrusu…
Arefe günü ile birlikte muhasebeye de başlıyoruz hemen. “Ramazanı hakkı ile değerlendirebildim mi?” “Bu ay bana ne kattı? Ben bu ayın neresinde kaldım?”
İçimizde sertleşmiş duvarları yıkabildik mi? Güzel ahlak adına, ibadet ve iyilikler adına önden bir şeyler gönderebildik mi diye bütünüyle bir mukayeseye giriyoruz misafirimizi yolcu ederken. Bayramımızı karşılamaya hazırlanıyoruz da. Ancak nasıl?
Önceki zamanlarda bayramlar, İslam coğrafyasının en parlak günleriydi. Şehirler süslenir, minareler ışıklarla parlar, çocuklar yeni elbiseleriyle sokaklara dökülürdü. Fakirin kapısı çalınır, yetimin başı okşanırdı. Bugün ise dünyanın birçok yerinde bayram arifesi başka türlü yaşanıyor. Mazlum coğrafyalarda üzerine bomba yağan çocuklar bayramlık ayakkabı değil, sığınacak bir gölge arıyor. Bir yerde zengin menülerle iftar sofraları kurulurken başka bir gökyüzünde uçakların uğultusu dolaşıyor. Oralarda anneler bayram için baklava açmıyorlar. Kaybettikleri evlatlarının fotoğraflarınıgözyaşı ile siliyorlar.
İnsan haritaya, televizyona yahut sosyal medyaya bakınca kalbi daralıyor. Küfür ve zulüm hainliğini yapmak için Müslümanın bayram gününü fırsat kollar. Bayramı acıya dönüştürebilmek için. Çünkü başka türlü küfrünün zirvesine ulaşamaz. Diğer taraftan doğudan batıya uzanan geniş bir coğrafya da aynı kıbleye yönelen milyonlar var. Aynı Kur’an-ı okuyan kalpler, aynı peygamberin ümmetleri, ancak aynı acının içinden geçen hayatlara şahitlik ediyoruz. Memleket menfaatleri ümmet menfaatinin önüne geçmiş, küfür ve şirkle aynı yerde saf tutmaya mecbur kalmış İslam ülkeleri…
Arife günü ve bayram neden sevinç olamıyor? Hani bayram, adaletin, merhametin ve kardeşliğin bayramıydı. Bayram demek, birinin aç uyumadığı bir gece demekti. Bir çocuğun korkmadan uyuduğu gece demekti. Yarın bayram namazına giderken çocuklarımızın elini tutacağız. Ümmet kardeşlerimizin olduğu başka yerlerde ise anne ve babalar çocuklarının mezar taşını öpecek… Nasıl oldu da bu kadar parçalandık? İslam dünyasının en büyük yarası, dağınıklık! Birbirini anlamayan kalpler, birbirine güvenmeyen toplumlar, birbirine omuz veremeyen ülkeler haline gelince sonuç böyle tecelli ediyor. Zalimin gücü konuşuyor, merhamet susuyor. Silahlar konuşuyor, dualar çoğu zaman yalnız kalıyor...
Evet, arefe bekleyiştir. Karanlık geceler nurlu bir sabaha doğsun diye. Bazı bayramlar ise uykusuz ve uzun gecelerden sonra gelir. Çünkü o da bir uyanış bekler. Bir merhamet çağını. Bir gün şehirlerde çocukların korkmadan oynadığı günleri. İnsanların birbirine düşman değil de kardeş olduğu günleri. Umut kıvılcımının yeniden din, iman, bayrak, tevhid ve aşkı ateşlediği zamanı bekler. Zira bayram, yalnızca sevinenlerin günü değildir. Bilakis acı çekenleri hatırlayanların günüdür. Öyle ise herkese mübarek olsun…


Yorumlar kapalı.