Bize emanet edilmiş hayatı yaşarken ne geçmişin pişmanlıkları ne geleceğin endişeleri ne de bugünün sıkıntıları peşimizi bırakmaz. Bir hamal gibi hepsini de aynı anda yükleniriz. Geçmişi düşünürüz. O gün şöyle oldu, dün böyle oldu. Yarın ne olur acaba? Bu düşünceler ile beraber bir de şu anın dertleriyle kaygılanıp duruyoruz. Bunların tümü bir araya gelince de kaldırmakta güçlük çekiyoruz. Ne diyordu şair; “Bu terazi bu kadar sıkleti çekmez!”Nitekim cılız bacaklarımızın yahut belimizin bu kadar yüke yetmeyeceğini hiç hesap etmiyoruz.
Kayığı batıran fazla yükleri değil midir? Sadi Şirazi Rahmetullahi Aleyh: “Kalbin bir kayık gibidir, fazla yük ile batarsın.” diye uyarı ve işarette bulunuyor bizlere. Ne kadar manidar. Örnekten hareket edecek olursak;Kalbimiz bu fâni dünyada yol aldığımız narin bir sandalımız olsun. Onu, taşıyamayacağı yüklerle doldurduğumuzda batması mukadder değil midir? Ne kadar hünerliyiz ki farklı üç zamanı birbirine katıp sırtlanıyoruz. Dün şöyle yapsaydım, keşke o sözü söylemeseydim, şu fırsatı kaçırmasaydım gibi serzenişler sıralıyoruz. Bu düşünceler ve pişmanlıklarla geçmişin karanlık kuyusunda debeleniyoruz. Ardından, yarın acaba ne olacak, şu iş nasıl hallolacak, sağlık, rızık, çoluk çocuk…
Bu kaygılarla da henüz gelmemiş, hatta belki de hiç gelmeyecek bir istikbalin sisli pusunda kayboluyoruz. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, şu anın ufak tefek sıkıntılarını da bu koca yükün üzerine bindiriyoruz. Neticede, sandalımız alabora oluyor. Kalbimiz bunalıp daralıyor. Gam ve kederle boğuşur hale geliyoruz. Hele de manevi takviyemiz yoksa görün ne yorgunluklar yaşıyoruz. Zira maneviyat, o sandalın batmasını engelleyen suyun kaldırma kuvvetine haiz değil midir hayatlarımızda.
O halde ne kadar fazlalık varsa hayatımızda onlardan arınmamız lüzumludur. Beden, akıl ve ruh sağlığımız için bu tercih son derece önemlidir. Geçmişi Allah-u Zülcelal’in affına, geleceği de O’nun takdirine bırakmalıyız. Sadece anda yaşamalıyız. Geçmişine tövbe ettin sildin onu. Geleceği bilmiyorsun. Allah’a havale etmelisin. O zaman şimdiyi, yani anı değerlendirmemiz gerekir. Şimdi gayret etmemiz lazım. Geçmiş geçti, gelecek ise henüz gelmedi. Elimizde sadece şimdi var. Şu an Allah’la beraber olan bir kalp bunalımı, stresi, gam ve kederi yenip geçecektir. Böylesi geçmişten bir kaçış değil o zaten bizi ardımızdan kovalamaya devam edecektir. Bu bir feragattir. Bir vazgeçiş değil, aksine bir tevekküldür.
Nitekim tasavvufî terbiyesinin özünde de bu öğreti ve dünyalık yüklerden bir miktar kurtulmak vardır. Çünkü geçmiş, pişmanlık duvarına toslamış koca bir yığındır. Onu hafifletmenin yolu tövbe ile silmektir. Zira tövbe, geçmişin yükünü sırtımızdan alan ilâhi bir arınma fırsatıdır. O günahlar, hatalar, kaçırılan fırsatlar, tövbe ve istiğfar ile beraber, Allah’ın engin rahmet denizinde kaybolup gider. Biz ise, affedilmiş bir umut ve hafiflikle yeni bir sayfa açarız…
Öyleyse, kalp kayığının kaptanı olarak, fazla yüklerimizi, pişmanlık ve endişelerimizirahmet denizine bırakarak kutlu bir hedefe kürek çekmeliyiz. Geçmişin eksik ve hatalarını Allah’ın affına, geleceği O’nun takdirine bırakarak sandalımızı sadece ‘şu an’ın hizmetine vermeliyiz. Zira selâmetle yol alanlar, yalnızca şimdiki vakti, hakkıyla değerlendirenlerdir.
Gerisi, hep bir hülyadır…


Yorumlar kapalı.