Reklam
Reklam
www.aciksozgazetesi.com-
$ DOLAR → Alış: 5,69 / Satış: 5,71
€ EURO → Alış: 6,29 / Satış: 6,31

Milli ve yerli unsurlarla koalisyon mu.. nereye kadar?

Süleyman Karaca
Süleyman Karaca
  • 17.03.2016
  • 418 kez okundu

Son
yapılan 1 Kasım seçimleri öncesinde “Başkan” Recep Tayip Erdoğan,
“milli” ve “yerli” ifadelerini o güne kadar
kullanılanın dışında farklı bir anlam yükleyerek siyaset literatürüne
kazandırdı. Kanaatimce “Başkan”ın  dileği, seçmen kitlelerinin bulundukları
politik kulvarda, ülkenin geleceği söz konusu olduğunda bağımsız bir dik duruş
gösterebilecek kişileri demokratik yollardan söz sahibi olabilecek konuma
taşımaktı. Böylelikle giderek toplumsal katmanlar arasındaki fay kırıklarının
getirdiği ayrışmanın önünü alacak bir siyaset atmosferinin “seçilmişler”
üzerinden yeşertilmesine katkı sağlayacak siyasi ortam ve söylem birlikteliğini
politik arenada gerçekleştirmekti.

Ülkemizin
içinden geçmekte olduğu olağandışı süreçte, iktidarıyla, muhalefetiyle -içerdeki
siyasi mücadeleleri sürdürürken- dış politikada birlik ve bütünlüğün
oluşturacağı bir kenetlenmenin gerekliliği, getireceği ulusal güç birliği,
birçok tuzağın, uluslararası komplonun önlenmesinde en büyük caydırıcı unsur
olacağı niyetiyle dillendirilen bir temenni ve tavsiye çağrısı idi.

Ama
olmadı, seçmen kitlelerinin çok azı hariç, o güne kadar içinde bulundukları
politik kulvarın dışına çıkılmadan sandığa gidildi. Partilerinin
politbürolarınca ön seçim, merkez yoklama, lider kontenjanı gibi çevredeki
çekirdek kadro çeşitli metotlarla belirlenip listelere yerleştirildi, gösterilen
isimlere oy verildi. Oluşan parlamento tablosuna baktığımızda, “Başkan”ın
temenni ve tavsiyesinin tam karşılık bulamadığını söyleyebiliriz.

Ancak
yinede parlamento gruplarının kendi içlerinde bile bir bütünlük
oluşturamadıklarını, 1 Kasımdan bu yana muhalefetteki her üç partinin de iç
hesaplaşmalarla kendi kendilerini için için zayıflattıkları gerçeği karşısında,
farklı bir tablo beklemek imkansız.

Parlamentodaki
tablonun naifliğine bir parantez açmak gerekirse, Ak Parti’nin Türkiye’ye
yaşattığı dönüşümün, sessiz devrimin farklı siyaset üretemeyen muhalefetin
yerine kendi iç dinamiklerinden oluşan alternatif teklif ve düşüncelerle
demokrasimizi derinleştirme yolunda ilerleme çabalarını hep birlikte izliyoruz.
Parlamentodaki bu boşluk doldurma çabasına karşın; muhalefetin dış politikada
farklı farklı düşünceleri seslendirmesi “milli” siyaset anlayışına
darbe vurmakta, ortak bir duruşu akamete uğratmakta, “milli bütünlüğü”
zedelemektedir.  

İktidarın
beklentilerini özetle, “Arap baharı”na yön veren küresel
aktörleri deşifre eden Mısır darbesi sonrası izlenen Türk dış politikası; Suriye’deki
iç savaşta muhalefetin ilk başlardaki destekçilerinin bir bir geri çekilmesi
ile Türkiye’nin yalnızlaştırılması; ABD, Rusya ve İran gibi bölgede
varlıklarını durmadan tahkim eden güçlerle aramızdaki stratejik makas açıklığı;
içerdeki –dış destekli- PKK/PYD unsurlarıyla yürütülen mücadele; Avrupa’nın da
başını ağrıtmaya başlayan Sığınmacı/Mülteci sorunu gibi bir dizi iç ve dış
gündemin boğucu atmosferinde, muhalefetten “milli” bir duruş
beklemek kaçınılmaz bir zorunluluktur.

İktidarın
zayıflatılması hatta değiştirilmesi adına bu türden dış politik gelişmeleri iç
politika manevralarında bir siyasi silah gibi kullanmanın akılla, izanla
açıklanabilir tarafı yoktur. “Söz konusu vatansa, gerisi teferruat”
aforizmasını politik arenada tepe tepe kullanan muhalif çevrelerin, bunu bir de
Türkiye’nin içine itilmek istendiği kaotik planların yapıcılarına karşı öncelikle
“milli” çıkarları merkeze alma ve küresel-bölgesel güçler
karşısında “bağımsız”lık mücadelesi veren iktidarın güç
kapasitesini besleyecek argümanları tercih etmeleri olmalıdır.

Aslında
iki küçük anekdotla konuyu özetleyebilirim..

CHP’nin
dış politika ekolünün temsilcilerinden Faruk Loğoğlu, geride bıraktığımız
günlerde Türkiye Suriye’deki PYD’nin askeri unsurlarını vurduğunda, Esad’ın
Dışişleri sözcüsünden önce davranıp “Kandil’e operasyonlarda meşruiyet
vardır. Ancak Suriye/ Irak tezkeresi Suriye’ye yönelik operasyon hakkı
vermemektedir. Bize saldırı yok”
açıklaması yaptı.

CHP
eski Genel Başkanı Deniz Baykal da aynı konuya ilişkin diyor ki, “Azez
Halep hattını açık tutmak için Türkiye’nin bombalama hakkı vardır. Bu
hattı açık tutmak için bombalanmasını doğru buluyorum.”
Kendi genel
başkanının konuya ilişkin eleştirisi üzerine de “AKP’ye karşı çıkmakla
Türkiye’ye sahip çıkmak arasındaki ayrımı yapabilmek devlet adamı olmanın
gereğidir”
diyor Baykal.

“Yerli”
ve “milli” olmakla olmamak arasındaki fark, Baykal’ın son
cümlesinde gizli.. ne dersiniz?

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ