Reklam
Reklam
www.aciksozgazetesi.com-
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Tarihi şoktan çıkarken..

Süleyman Karaca
Süleyman Karaca
  • 04.05.2016
  • 4.138 kez okundu

Şok,
hafıza kaybı, geçici hafıza kaybı gibi ifadeler, en çok sinema filmlerinde ya
da dizilerde rastladığımız, çoğu kez “mutlu sonla” biten sanal sahnelerdir.
Filmde/dizide yaşananları, sadece bir sanal kurgu olarak algılar, geçer
gideriz. Oysa yaşadığımız evrende, hem bireysel hem de toplumsal şoklar, hafıza
kaybı, geçici hafıza kaybı da tıpkı geçici şuur kaybı veya geçici körlük gibi
bizi bir anlığına da olsa yaşanan dünya gerçeğinden koparan birer gerçek
olgudur.

Bu
olgunun bireysel plandaki yaşanmış tablolarını bir kenara bırakıp, toplumsal
travmalar sonucu yaşanan şokların sebep olduğu kimi kalıcı, kimi geçici hafıza
kayıplarının süreç ve geride bıraktığı tortuların mutlaka sebep-sonuç ilişkisi
bağlamında irdelenmesi için o toplumun geleceği adına mutlaka tüm
bileşenleriyle beraber bilinmesine ihtiyaç vardır.

Tarihimizi
1920’lerden başlatan özürlü zihniyetin gözden kaçırdığı en büyük gerçek;
1920’lerden itibaren bu ülke insanına sunulan sosyolojik yapılanma, eğitim,
bilim, sanayi ve daha nice alanlardaki tüm öncü aktörler, -uzaydan gönderilmiş
misyoner öncüler değil- 1920 öncesinde yetişmiş “Osmanlı kimliği” taşıyan
kadrolardı. Hatırlanması, bilinmesi ve gözden hiç kaçırılmaması gereken birinci
gerçek budur. Bu kadrolar içinde, aldığı eğitimin verdiği vizyonu çağın
gerekleri içinde hayata doğru olarak uyarlayabilenler kadar; defolu
karakterlerinin doğal sonucu olarak verdikleri kararlarla, icraata intikal
ettirdikleri projelerle kalıcı hasarlara sebep olanlar da yok değil.

Bu
ikinci grubun sebep olduğu en büyük hasar; geçmişimizin unutturulması için kendi
özürlü zihinlerinde kurguladıkları yeni bir millet, yeni bir kültür, yeni bir
tarih ve yeni bir dil yaratma(!) çabalarının hakim zihniyet halini almasıyla,
imparatorluk bakiyesi bir milleti köksüz, hiçbir kültürel birikimi ve geçmişi
olmayan, uyduruk bir dille anlaşabilen yozlaşmış bir insanlar kümesine
dönüştürmeleri olmuştur. İşte bu travmanın şokunun giderek atlatılmaya
başlandığı günümüzden dönüp geriye baktığımızda, yitirdiğimiz değerlerin
envanteri ansiklopedilere sığamayacak devasa bir “zarar külliyatı”na
denk gelmektedir.

Günümüz
bilişim ve iletişimin sunduğu imkanlar içinde İnternet arama motorlarına rastgele
şu ifadeleri yazıp sonuçlarına bakalım; Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi, Bahriye
Nezareti, Tıbbiye Mektebi, Danıştay(Şurayı Devlet), Posta Telgraf İdaresi, Polis
Teşkilatının Kuruluşu, Vakıfların tarih içindeki seyri, Tapu Sicil Muhafızlığı,
Çanakkale savaşları, Balkan Harbi, Kut’ül Amare zaferi, Dersim, Şeyh Sait
isyanı, Hilafetin kaldırılması, İskilipli Atıf Hoca, İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i
Sükun Kanunu, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Lozan (zafer mi, hezimet mi), Teşkilatı
Esasiye Kanunu, Meşruti İdare, Kemalizm’in doğuşu, Köy Enstitüleri, Osmanlı
Eğitim Sistemi, Osmanlı Kadın Dernekleri ve Osmanlı Kadın Dergileri, Kuvayı
Milliye, Misak-ı Milli,  NATO, CENTO.. ve
daha bir çırpıda sıraladığım bu başlıklara ek, toplumu ilgilendiren, bugünün
toplum hafızasına intikal etmemesi için her kapının sıkıca kapatıldığı, ancak gözden
kaçırdıkları bazı çatlaklardan sızıp günümüze yansıyan dilediğiniz başlık
altındaki bilgiye erişim sağladığınızda “zarar külliyatı”nın
rasyonel verilerine de ulaşabiliriz.

Güncel
bir örnekle konuya bir başka pencereden bakalım; geçmişteki yaşanmışlıklar
sadece bir hafıza kaydı değil; olumlu ve olumsuz tüm sonuçlarıyla gelecek adına
tasavvur edilen vizyona hem ilham kaynağı hem de ışık tutan verileri bize
sunar. İfade etmeye çalıştığım 20’nci yüzyıl başındaki defolu, zihinsel özürlü
kadroların esas aldıkları “geçmişle tüm bağları koparma”
operasyonlarının asıl hedefi budur. Bugünlerde yeni Türkiye için yeni bir Anayasa
tasavvurunun, 23 Aralık 1876’da başlayan, 1924, 1961 ve 1982 değişim metinleri
ile 1928, 1937, 1971 vd. günümüze gelinceye kadar ara ara gerçekleştirilen
revizyonların -2010 Anayasa referandumu hariç- neredeyse tamamı milleti
önceleyen değil; devletin millete hakimiyetini pekiştirmeyi önceler. Yerleşik
düzenin Anayasa’ya biçtiği değişmez çerçeve, “Egemenlik sözde milletin,
özde devletin”
ilkesine sadakattir.

Anayasa konusuna ilerde tekrar döneceğim..

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ