Acılara uzaktan bakmak, insanı bir film izleme duyarsızlığına alıştırır. Bunca savaş, salgın hastalık, ölüm ve tufanlar gün gelir gözümüzde sıradanlaşır. Ancak önce beyinde ve yürekte başlar bu bağışıklık. Maddeci anlayış bunu normal gösterir. İlgisizliği bir yaşam biçimine dönüştürür.
Çağımızda teknoloji, duyarlılığa katkı sağlaması gerekirken tam zıttı olmuştur. Suni gündem, yapay zekâ ve sosyalleşmeyi yok eden sosyal medya acıyı da derinleşen bir duyarsızlık içinde içerik paylaşımına dönüştürmüştür. İyilikle, bizim gibi insan olanların dertlerine talip olmak dururken nemelazımcılıkla ötekileştirdiğimiz, diğerleri dediğimiz insanlarla aramıza mesafe koymak duyarsızlığın bir diğer sebebi değil midir?
Lakin böylesi insanın içini öldürür. Kalbi titretmeyen insanlığın her sorunu, çoraklaşmayı ve kaybolmayı beraberinde getirir. Bu bir savrulmadır. Çöküştür. Duyarsız insan empati yapmaz. İnsan insan ile dertlenmiyorsa hissizleşir. Zamanla kendi acısına dahi yabancılaşır. İçsel boşluğunu müspet yoldan dolduramayan duygusuzlaşır. Duyarsızlık bir yalnızlaşma fotoğrafıdır. Vicdanı susturan, doğruyla yanlışı ayırt etmeyi engelleyen, hak ya da haksızlığı önemsemeyen bir sonucu vardır duyarsızlığın. Ruhsal çöküşün habercisi, anlam kaybının sebebi ve psikolojik hastalıkların temelini oluşturur. Önce çevreye sonra da kendisine yabancılaşmanın nedenidir.
Böylesi fertlerin çoğalması toplum vicdanının zayıflık göstergesidir. “Haksızlık karşısında susmak şeytan işidir.” Duyarsızlık ise zulmün resmi, zalimin de yol arkadaşıdır. Vicdanın suskunluğu adaletsizliğin normal görülmesine yol açar. Duyarsızlık diğerkamlığı yok etmesi nedeniyle farklılıkların zenginliğini de engelleyecektir. Benim gibi olmayan, benim gibi düşünmeyen ifadeleri ile kutuplaşma ve gerginlikler artacaktır…
Açıkça görüldüğü üzere duyarsızlık manevi bir hastalık olduğu kadar kötü bir ahlaktır da. Öyle ise; hislerimizi muhafaza etmeliyiz. Çevrimizde olup bitenleri görüp, dertlilerin derdini dinlemeli duyarlı insanlar olmalıyız. Sorgulamalı, rahatsız olmalı, dertlenmeli ve duyarlılığımızı beslemeliyiz.
Bu görev elbette sadece bireyde başlayıp bireyde bitmez. İnsanın çözülmesi ve duyarsızlığına sebep olan sistemler de kendini sorgulamalıdır. Eğitim ocaklarında sadece kuru bilgi yerine vicdan ve ahlak eğitimi de verilmelidir. Duyarlılık aşısı yapılmalı, toplumsal sorumluluk artırılmalı, paylaşma ve dayanışma öğretilerek çocuk yaşta eğitimi verilmeli. Sanatsal faaliyetlerle duyarlılık artışına katkı sağlanmalıdır. Yine sosyal medya duyarlılığı artırmak ve yaymak için kullanılmalıdır. Yürütme organları, sivil toplum kuruluşlarını desteklemelidir…
Keşke duyarlılığı bir lüks olarak algılamayıp bir zorunluluk görebilseydik. Öyle değil mi?


Yorumlar kapalı.